Yazı Detayı
27 Temmuz 2017 - Perşembe 13:17
 
KAYIP RUH PARÇALARI
Sude DERCAN
sudedercan14@gmail.com
 
 

Perdelerin arasından süzülen güneş ışığı gözlerime ulaştığında, alarmdan önce açılan bilincimi yok sayarak uyumaya çalıştım. Boşa çabamın sonu, alarm çaldığında geldi. Joan Jett’in sesi odamı inletirken, şarkının ritmine ayak uydurarak yatakta kıpırdanmaya başladım. Ancak Joan Jett I Love Rock’n Roll derken, benim vücudum Ümit Besen’de takılı kalmıştı sanki. Hareketlerim Nikah Masası ile Okul Yolu arasında gidip gelirken kapının birden açılması ile yataktan sıçradım. Hareketim sonucu, yorgana dolanmış bedenim ahşap zemine sertçe iniş yaptı. Gelen kişiye bakarken gözlerim iri iri açıldı. Karşımdaki görüntü, bir korku filminden çıkmışçasına vücuduma aşırı seviyede adrenalin hormonu salgılanmasına neden oldu. İçeriye giren kişi, ellerini belinin iki yanına ‘Ecelin olmaya geldim!’ dercesine koymuş, uykulu gözlerle sert bakışlar atan teyzemden başkası değildi. Normalde pamuk şeker gibi olan bu kadın, söz konusu dinlediğim şarkılar olunca, bir canavara dönüşüyordu.
Teyzemi çok sevsem de, ne yalan söyleyeyim bu halleri beni biraz korkutuyordu. Kendisine ‘Ben masumum.’ bakışları atmamın da etkisi olduğunu düşünmüyordum. Vücudumun yaşadığı adrenalin patlamasıyla, kendimi yatağın altına attım. En uca kadar kayıp, yatakla yer arasındaki dar alandan korunma talep ettim. Canım teyzem evimize her ziyaretinde kapıdan içeriye girdiği andan itibaren evde sıkı yönetim ilan edilir, kutsal bölge olan salon ve evin bütün odaları, tek bir mikrobun yaşamasına izin vermeyecek biçimde elden geçirilirdi. Teyzem ve onun kıymetli çamaşır suyu; hayatımda birbirine bu kadar yakıştığını düşündüğüm tek çiftti. Teyzemi, ben doğduktan kısa süre sonra ölen annemin yerine koyardım. Belki bencilce bir düşünceydi ama annemi çok sevmezdim. Trafik kazasında ölüp beni yetim bırakması yıllar geçmesine rağmen hala herkesin bana acımasına neden olmuştu. O gün o arabaya binmeyebilirdi. Binmeseydi, benim belki bugün mesajlaşabildiğim, konuşabildiğim birkaç arkadaşım olurdu.
Teyzem sonunda gittiğinde, yatağın altından çıktım. Oyuncak bebeklerime ufak bir tebessüm gönderdim. Liseye gidebilirdim, hala oyuncak bebeklerimi saklamam çocukça olabilirdi, ancak eğer anneniz olmadığı için çevrenizdeki herkes size acıyan gözlerle bakıyorsa ve koskoca şehirde tek bir arkadaşınız yoksa, insanlarla ilişkinizin güzel olmadığını ve hiçbir zaman güzel olmayacağını kabullenip, insanlardan umudu kesmeye başlamanız gerekiyordu. Dertleştiğim o oyuncaklar, onlar benim dostlarımdı. Bazı insanlar birçok kişiye ‘dostum’ diyebilir. Ancak dostluğu insanlarda bulamamış birine göre bu tek kelime çok şey ifade eder.
Duvarda asılı saate baktığımda on dakikamın kaldığını gördüm. Hazırlıklarımı tamamladığımda, iki dakikam kalmıştı. Yüzüme zafer gülümsememi yerleştirdikten hemen sonra teyzemin radarına takılmasaydım, kesinlikle sonunda alkışı hak eden bir sahne olabilirdi bu. Evet.
Teyzemi okulda kahvaltı edeceğime inandırmayınca, bir bardak çay içip kaçmıştım. Kaynak çayı boğazımdan aşağıya döktüğüme hayıflanarak, koşa koşa okula vardığımda ciğerim patlamak üzereydi. Sarsak adımlarla sınıfa ulaştım. Montumu askıya asıp arka sıraya önce çantamı, sonra da bedenimi attım.Öğretmen derse girince kısa bir selamlaşmadan ve yoklamanın alınmasının ardından uykum, internette sabahlamanın  çıkartmak istercesine, göz kapaklarıma baskı uygulamaya başladı. Direnmeye çalışsam da, nafile olduğunu bildiğim çabamın kısa süreceğini biliyordum.
    Okuldan çıktığımda bitkin düşmüş bir haldeydim. Ders esnasında gelen uykumu kısa kesip, derse odaklanmaya çalıştığımdan, şuan kesinlikle uykulu bir Yağmur vardı kaldırımda. Yağmurun altında durup, kendimi yağmura teslim ettim. bilinmez ama yağmuru çok Vücudumdan süzülen suların, düşüncelerimi de beraberinde götürmesini dileyerek yüzümü gökyüzüne çevirdim. Biraz sonra yüzüme gelen damlacıkların kesilmesiyle irkildim.Karşımda uzun boylu bir amca duruyordu. Gözlerinin etrafındaki kırışıklıklar, yılların yaşanmışlığını gözler önüne seriyordu. Konuşmam gerektiğini düşünerek dudaklarımı araladım;
“Buyur amca?”
Amcanın ağzı açıldı ama ses çıkmadı. Bu esnada gözlerinde de merak pırıltıları belirmişti.
“Onun gibisin.”dedi.Ben anlamayan gözlerle kendisine bakarken, “Ben oldukça yaşlı bir insanım. Bunamaya başlamam normal.” diye mırıldandı. Benden çok kendisiyle konuşuyor gibiydi. Kafamdaki soru işaretleri, gözlerimde de görülebiliyor olmalıydı ki hafifçe kolumdan tutarak, beni önce arkamızdaki banka oturttu. Ardından konuşmaya başladı:
“Yağmurlar, bulutların gözyaşlarıymış.” dedi. Ben bu klişeye ne kadar maruz kaldığımı düşünürken, devam etti.
“Aslında gerçek hiç de öyle değildir. Arafta kalmış ruhların parçalarıdır yağmur damlaları. Cennete gidenler  yıldız olur, geceleri eski yaşamlarının kaybolmaya yüz tutan izlerini izlerler.
Cehenneme gidenler ise, reenkarne olur, dünyaya  dönerler. Şimdilerde  en kötüsüdür  yaşamak. Herkes ölür kızım, biz yaşıyoruz. Doğduğumuz andan itibaren ölüme bel bağlayan hayatlarımızı sürdürüyoruz.
Arafta kalanlar ise, ne cennette, ne de cehennemde yerleri olmadığından ruhlarını gözyaşlarını harmanlayıp ağlarlar. Ta ki gözyaşları, ruhunun son kalıntılarını da yeryüzüne düşürene kadar.  Bu yüzden işte;  yağmurlar, arafta kalanların ruhlarıdır. Ruhumuzu temizler yağmur damlaları. Acılarımızla beraber… Arafta kalanların ruhları merhem olur çünkü kabuk bağlamayan yaralarımıza.”
Hafifçe öksürdü. Anlattıklarının beni bu kadar etkilemesini göstermek istemediğimden, tepkisiz kaldım. Amcanın anlatacakları bitmemiş olacak ki, devam etti her kelimesinde beni daha da içine çeken konuşmasına.
“Bir kız kardeşim vardı. Yıllar önce kanserden kaybettim. Ölmeden hemen önce, bir şey istedi benden. Ölüsünü denize atmamı. Karşı çıktım hemen. Öyle ya, bir mezarı olmalıydı. Sonradan günlüğünü buldum, günlüğünün kapağına bir yazı kazınmıştı ‘denizler, gözyaşlarının toplandığı yerlerdir.’ diye. Meğer kardeşim, hastalığının son evresinde akıttığı gözyaşlarının, ruhunun kayıp parçalarının, diğer arafta kalmışların ruhlarının parçalarıyla birlikte olmasını istemiş yalnızca. Yaşarken hep yalnızdı kardeşim. Yalnızlık, demli çay gibi ağzında acı bir tat bırakır insanın. Sen ona çok benziyorsun. Kız kardeşimin ruhunda yıkanmak için çıkmıştım bu yağmura ama seninle karşılaşınca anlatmak istedim kızım. Kusura bakma. Bu yaşlı kafam bazı şeyleri ölmeden önce birilerine anlatmakta ısrarcı.”
Tepki vermedim.
Veremedim.
Boğazımdaki yumruyu yuttum sadece. Amca anlayışla bana baktı, sonra gitti. Annem geldi aklıma. Önceleri, hiç arkadaşım olmadığı için suçladığım annemi düşündüm bir süre. Vicdan azabı, bir ağ misali bedenimi ve ruhumu sarmalarken, özlem ateşi göğsümün solunu kavuruyordu. Beni bir anda bu denli yıkan şeyin ne olduğunu bilmiyordum. Küçükken annemi özlediğim zamanlar olmuştu. Ancak kendini asla duygularına teslim etmeyen biri olarak bu düşünceler her aklımı istila ettiğinde kafamdaki dipsiz kuyulara itelemiştim. Şimdi dipsiz dediğim kuyularım dolmuş, kafam kuyuların ağırlığı altında eziliyordu. Tek ezilen kafam değildi üstelik. Kalbim de can çekişiyordu sanki. Kitaplarda buna ‘aşk acısı’ dense de, bu gerçek acının ta kendisiydi. Peki acı ne miydi? Acı, vicdan azabının, pişmanlığın en koyu tonuna bürünüp, Azrail kılığında gelen bir iblisti. Ama bu iblis öldürmüyordu. Öldürse, bu kadar boğulmazdı insan günahlarının altında. Öldürse, hem hissizliğe bürünüp, hem de acı çığlıklar atamazdı insan. Ah keşke öldürseydi. Belki bu kadar ölmeyi dilemezdi insan, yaşadığı her anda.
Yağmur, üç gün boyunca yağdı. Yağmur, üç gün boyunca hiç tanımadığı annesine yas tuttu. Okuldaki Kalbinde bir anne sevgisi büyüdü, filizlendi. Deniz ve yağmur kokulu umutlarla besledi sevgisini. Yüzündeki somut maske, soyut düşüncelerine kalkan olurken, her yağmur yağdığında sırılsıklam olmaya koştu. Çünkü biliyordu ki; ruhlarla temizlendiği her seferinde, kalbi ölü annesinin sevgisine bulanıyordu…

 
Etiketler: KAYIP, RUH, PARÇALARI,
Yorumlar
Haber Yazılımı