Yazı Detayı
14 Eylül 2018 - Cuma 17:48
 
Leyla ve Reyhan
Sude DERCAN
sudedercan14@gmail.com
 
 

İki tül perdenin birleştiği aralıktan sızan firari güneş ışığı, kirpiklerimi aşıp gözlerime ulaştığında, beynimin uyanmam yönündeki komutlarına aldırmayarak uyumaya devam ettim. Ancak bu göründüğü kadar kolay bir şey değildi. Zira güneş ışığı, aralık bıraktığım penceremden içeriye süzülürken beyaz bir kelebeği de beraberinde getirmişti. Kelebek beni uyandırmaya yeminliymişçesine odamda uçuyordu. Bu küçük, zararsız bir hayvan olsa dahi beni izleyen bir çift göz olduğu düşüncesi tüm hücrelerime işleyip, beni tedirgin etmeye yetiyordu. Sonunda beynimin artık uyuyamayacağımı haykıran tarafı komutayı ele aldı. Ben de kaçan uykuma sessiz bir ‘Elveda’ gönderip, üzerimdeki yorganı tekmeleyerek yataktan kalktım. Kelebeğin odama süzülerek girdiği pencerenin önüne gelip, şirin mi şirin evimizin, huysuz mu huysuz ihtiyarlarıyla dolu sokağını izlemeye koyuldum. Filmlerdeki, kitaplardaki gibi her sabah bakkal dönüşü kendisine iltifat edeceğiniz tatlı, ihtiyar bir kadın veya her okul dönüşü derslerinizin durumunu sorup, yüzünüzü buruşturduğunuzda konuyu askerlik anılarına bağlayan anlayışlı o amca bulunmazdı bizim mahallede. Hoş, bunların, insanların yirmi birinci yüzyılı olduğunun aksine hep merhametli, güler yüzlü kişilerle, deli dolu zamanlar olarak hatırlatılmaya çalışıldığı aldatmacasının bir parçası olduğunu düşünmüşümdür hep. Oysa bana göre ben, kişiliğime ve ruhani arzularıma tamamen zıt bir zamanda doğmuştum. Bunun nedeniyse şüphesiz, gördüğüm, görmeye devam ettiğim ve acı bir şekilde görmeye devam edeceğimi bildiğim türlü çirkinliklerin beni bıktırması ve yaşama gayemi sorgulatmasıydı. Okul yolunda yürümesi gereken o küçük ayakların, bir paket mendil daha satabilmek uğruna, aralık ayında eskimiş spor ayakkabıların içinde üşüdüğünü bilmek, bir başka şehirdeki, otomobil camı silerken, ucuz cam temizleme spreyleriyle ıslanan o ellerin ağızlara yaklaştırılarak ısıtılma çabalarını öğrenmek, bir çöp gibi görülüp, rastgele bir evin kapısına bırakılan o bebeklerin, battaniyelerinin kenarına lütfetmişçesine alelacele çiziktirip sıkıştırılan not kağıtları, her köşe başında, neredeyse her evde, kadınların, erkeklerin ve çocukların maruz kaldığı psikolojik/fiziksel şiddet, her yaştan insana, üzüntülerini unutturmak adına kullandırılıp, yaşamlarını unutturan zehir; uyuşturucu... Yaşama gayemi sorgulatıyorlardı. Çünkü elimden bir şey gelmeyeceğini bilmek, bütün bu pisliklere ve daha nicesine kendi içimde savaş açmış olsam da, bu savaşımı dünyaya yaymaya gücümün yetmeyeceğini bilmek, ya da genelde kullanılan adıyla çaresizlik, zihninizin tenhalarında gezinen zehirli bir yılan gibiydi. Ne zaman sokacağı, ne zaman bu kötülüklerden en az birinden nasibinizi alacağınız, sizi paranoyayla birlikte çıldırma noktasına getirebilirdi. Beni derin bir karamsarlığa iten bu düşünceleri kafamdan silkelemek adına başımı kuvvetlice iki yana salladım. Hayır, düşünceler gitmemişti ama belki de kafamı sallarken yaşadığım ufak çaplı beyin sarsıntısı sayesinde, ağırlıkları bir nebze de olsun azalmıştı. İnsanlığın beni ‘ergen’ olarak adlandırdığı yaşta, çevremi bu çirkinliklerden tamamen arındıramayacağımın bilincinde olsam da, çok da uzak olmayan bir gelecekte, gerekli temizlik çalışmalarına başlayabilirdim.
   Sabah sabah zihnimi zindanlarına esir düşüren düşünceler yüzünden apar topar kahvaltı edip, annemin elma yanaklarına sulu öpücükler bırakıp dışarıya çıkmak içinizin koparmaya çalışmam tahminimden uzun sürdü ve ben en yakın, en dostane ama aynı zamanda en çirkef arkadaşıma buluşacağımızı söylediğim saatten, birazcık geç yanına varabildim. Pekala, birazcık kelimesi hatamın yanında bir hayli hafif kalırdı. Aslına bakarsak yaklaşık bir saat boyunca beni beklemişti. İlk birkaç dakikayı ufak azarlamalar, söylenmeler, ‘Hep böyle yapıyorsun!’lar eşliğinde bitirdik. Gönlünü almak için oyunu ilk ben başlattım:
-Hanımefendi, bu taşkın halinizin, son zamanlarda pek sık nüksettiğinden endişeliyim. Heyecan ve sürekli değişim gösteren bu çeşit duygu dalgalanmaları her genç kadında farklı seviyelerde var olmuşsa da, zannediyorum sizde pek bir cesurca kendisini göstermiş. Beni derin keder kuyularına, kimsesiz yalnızlık adalarına sürgün etmemenizi rica edeceğim siz sayın ve sevgili dostumdan.
 Oyun davetimi karşılıksız bırakmayıp, gözlerinden okunan keyifle ve bilgece cümleleriyle devam ettirdi:
-Bu cümleleri kurarken ve bu ruh haline bürünürken sizi kederlendirmek değildi maksadım. Lütfen özrümü kabul ediniz. Ben yalnızca sizi her daim bekleyen olmaktan sıkıldığımı dile getirmekte bir sakınca görmedim. Ancak görüyorum ki sizin kırılmayacağınızı düşünmekte yanılmışım. Benim iyi niyetim oldukça yanlış anlaşılmış sizin tarafınızdan.
   Bu anlamı olmayan, ama çoğu anlamsız şey gibi bizi eğlendiren oyuna ağızlarımız yorulana kadar devam ettik. Oyun bitince hiç konuşmadan çakıl yolu takip edip ilçeyi tepeden gören dağlık alana ulaştık.  İlçe her zamankinden küçük görünüyordu ya; minyatür evler, karınca insanlar gibi münzevi dertlerimiz de gökyüzünden görülen bir yıldız gibiydi.
   Adım Reyhan. Önce kitaplara, ardından beyaz perdeye uyarlanacak kadar zorluklarla geçen bir hayatım olmadı genel olarak. Okula başladığım günden itibaren ruhumu kapladığına emin olduğum bir kargaşa kefeni giymiş gibiydim. Kalbimi ve aklımı tam anlamıyla ortaya döksem, hep toparlayamayacakmışım gibi gelirdi. Takı kutumda eskiyen uzun zincirli kolyelerim gibi. Birbirinden ayırmayı beceremem ama kıyamam da çöpe atmaya. İşe yarar bir tanesini ayırsam bu kargaşadan, biraz takarım, sonra aynı kargaşaya tekrar yollarım. Bu yaşlarda olan herkes gibi kocaman görünen sorunlarım, yıllar sonra küçücük görünecek olsa da, şimdilik büyük bir cüsseye sahip olmaları içimi rahatlatmıyordu. Yanımdaki arkadaşım. Leyla. Adının halk arasında kullanılan anlamına inanmak, onu tanımayanlar için hep bir yanılgı sebebi olurdu. Ne benim gibi hayalperesttir, ne de yine benim gibi en ufak yanlışın kaybolmayı diler kaldırım taşlarının arasında.
   Anlatılanlara göre herkesin bir hikâyesi, derin hayat bir tecrübesi var gibi. Pek tecrübemiz olduğunu düşünmeyiz biz. Muhtemelen kaç yaşında olursak olalım -bizden küçüklerin nasihatler vermesini yok sayarak- daha küçük olmayı dilediğimizden.
   Dağlık alana ulaştığımızdan beri tek kelime etmemiş biz, arkamızda duyduğumuz bağırış sesleriyle dikkatimizi oraya çevirdik. Çakıl yolun bitiminde, düzlüğün yükseltiye bağlandığı kısımda, üç beş oğlanın aralarına aldıkları bir oğlanla tartıştıklarını gördük. Her okul çıkışı ara sokaklarda tanık olunabilecek türden bir manzaraydı, oğlanlardan birinin elinde güneşin etkisiyle gümüş parıltı halini almış bir bıçak görene kadar. Bu ufak, her evde bulunabilecek türden bir meyve bıçağıydı. Bıçağın sıradan görünümü, kimsenin içindeki endişe duygusunu azaltmazdı. Leyla’nın olayın yaşandığı yere doğru atacağını bildiğim adımları durdurmak için avazım çıktığı kadar bağırdım:
-Heey!
Hepsi aynı anda bana doğru dönünce ufak bir utanç duygusu hmedim değil, ama içinde bulunduğum durumu düşünmeyi bırakınca bu duygunun buharlaştığına hayretle tanık oldum. İçlerinden uzun boylusu- gerçi hepsi uzun görünüyordu- kabaca bağırdı:
-Ne var lan?!
Bu karşılığa Leyla’nın kaşlarının çatıldığını ona bakmasam da biliyordum.
-Çok gürültü yapıyorsunuz.
Havalı bir sesle böyle havalı bir cümle kurmak, bulunduğum durumda ancak havalı filmlerde görebileceğiniz türden havalı bir davranıştı. Ancak benim cümlem filmlerdeki gibi tok ve kendinden emin bir sesle olmamıştı. ‘Çok’ kısmı iyiydi de, ‘gürültü’ kısmında sesim çatlamış, ‘yapıyorsunuz’ derken resmen içimden konuşur gibi harfleri adeta fısıldamıştım. Gerçi bu bana gizemli ve tehditkar bir hava vermiş de olabilirdi. En azından ben öyle umuyordum. Ses tonuma pek dikkat etmiş görünmüyorlardı. Bu yüzden güldüklerini gördüğümde şaşırdım. Anlaşılan onlar da filmde yer alan –yakışıklı, kaslı, kötü esrarengiz- karakterler olduklarını ve tartışma bitince hayranlıkla kollarına atılacağımızı sanıyorlardı. Yaptığımın cesurlukla pek alakası yoktu. Çünkü Leyla da, ben de, hatta şu çakma Joker’ler de o bıçağı kullanmayacaklarını biliyorlardı. Muhtemelen şuan kaçma çabaları içerisinde olan tartaklanmış oğlan da bundan haberdardı. Uzun boylu grubun konuşmacısına yaklaşıp, ben de gülmeye başladım. Bunun anormal olduğunu düşünmüş olacak ki, kafasını geri çekmeye çalıştı. Çünkü bu coğrafyada, bıçak ya da kan görünce çığlık atıp kaçan, bayılan, bir yere sinen kadınların kabul gördüğünü benim kadar o da biliyordu. Kandan zerre etkilenmeyen genç kadınlar, midesi bulanmış taklidi yapıp, ‘narin’ bir imaj çizmeye çalışıyorlardı. Bense sırıtıyordum! Hem de böyle en genişinden. 32 diş olanından. Leyla’nın bu zamana kadar sessiz kalmış olmasını garip buluyordum ki nihayet konuştu frambuazlı makaronum:
-Yeşil elma.
Dedi kendinden emin ve tok ve film bozması ve havalı sesiyle. Eh, herkesi-ben dâhil- şaşırtmış görüyordu. “Bıçağına ihtiyacım var.” dedi, bıçağa sımsıkı yapışmış olan arkadaki elemana. Adeta bıçakla tek vücut olmasına rağmen, Leyla’nın ne yapacağını merak ettiğinden midir bilinmez teslim etti bıçağı. Çantasından bir poşet dolusu yeşil elma çıkaran arkadaşıma ‘Sen insan mısın?’ bakışı attım. İkimiz de yeşil elmayı çok sevmemize rağmen yanında 2 kilo elmayla buluşmaya gelmesini beklemiyordum. Herkesin kendisine baktığının bilincinde olarak her elmayı dört parçaya bölüp parçaları magandaların eline tutuşturmaya başladı. En son bana bir bütün elma verdiğinde artık onu dizilerdeki iyimserliğiyle göz dolduran, gelen geçene yaptığı yemekleri yediren yaşlı teyzeye benzetmeye başladım. Kendi elmasını ısırarak arkasını dönüp yürümeye başladı. Ben de uzunlara bir selam çakıp-belirtmeliyim ki gerçekten havalıydı- Leyla’ya yetiştim. Konuşmadan elmalarımızı yemeye devam ettik. Leyla dönmeden önce bıçağı yere bırakmıştı. Sanırım başından beri blöf yaptıklarını anladığımızı bilmelerini istemişti. İkimiz de kahraman değildik sonuçta. Kavgaya girip onlara kafa göz dalamazdık. Çünkü cidden dövüş sanatlarından zerre nasibini almamış mahlûklardık. Sonuçta havalı konuştuk diye geçirdim içimden. Arkada Pazar günleri kovboy filminin bitiş sahnesi müziği çalıyordu sanki. Dağlara doğru yol alırken önümüzde güneş batıyordu. Kısık gözlerimizi ufuk çizgisinden ayırmıyor ve gelecek maceralarımıza hazırlanıyorduk. Derken Leyla’nın beni çekiştirmesi ve ‘Ne oluyor?’ dememe kalmadan kolumu koparacak bir güçle asılması, patikadan aşağıya sürüklenerek inmemiz, kovboy filminin son sahnesine uymayacak bir atmosferi oluşturdu.
Pamuk şekerci görmüştü.

 
Etiketler: Leyla, ve, Reyhan,
Yorumlar
Haber Yazılımı