Yazı Detayı
05 Ağustos 2020 - Çarşamba 19:48
 
Sudaki Dolunay
Sude DERCAN
sude_13_dercan@hotmail.com
 
 
Köprücük kemiğine inen bir yumrukla uyandı. Gözlerini, artık aşina olduğu, öfkeden kızarmış gözlere dikti. Gözlerin sahibi, attığı yumruk sinirini boşaltmaya yetmemiş olacak ki, şimdi de cam masanın üzerinden, içi kırmızı güllerle dolu vazoyu eline aldı. Birkaç saniye güllere baktıktan sonra, sonunda vazoyu yere çarptı. Sapından ayrılıp yere gelişigüzel yayılan yapraklar, kan damlalarını andırıyordu. Kırılan vazo ile birlikte odanın içindeki sesler, koltuktaki bedenin kulağına yanaşmaya başladı. Kırılan vazonun şangırtısı, bir çocuk ağlayışı. Cam masanın altına saklanmış bu minik, usul usul ancak omuzları, hayır, bütün vücudu titreyerek ağlıyordu. Öfkeli gözlerin sahibi, vazoyu yere çarptığında oluşan su birikintisine aldırmadan, esas hedefine doğru yürüyordu. Her adımında yerdeki cam parçaları ayakkabısının altında eziliyor, çocuğun ağlaması şiddetleniyordu. Çocuk, hem kaçmak, hem koltuğun üzerinde cansızmış gibi uzanan bedenin sahibini kurtarmak, hem de o öfkeli gözleri, bir daha kimsenin canını yakmasına izin vermeyecek şekilde yerinden sökmek istiyordu. Tüm hücreleriyle istiyordu. Şu titremesi geçse, belki birkaç kelime bile konuşabilirdi. Hıçkırıklarının arasında, dizlerinin üzerine çöküp yalvarabilirdi. Tüm vücudunu kaplayan bu titreme bir telefonu nerede bulabileceğini düşünmesine dahi fırsat vermiyordu. Kaşlarına uzanan siyah perçemleri, terden alnına yapışmıştı. Yaşlarla dolu siyah gözleri, karşısındaki sahneye kilitlenmişti. Yerdeki cam parçaları, bağırışlar, korkudan kemirilen tırnaklar... Hepsi çok tanıdıktı. Tanıdık olması korkusunu bastırmıyordu. Öfkeli gözlerin sahibi, şimdi hedefine ulaşmıştı. Koltuğun üzerindeki bedeni yakasından tutup ayağa kalkmaya zorladı. Zorlukla doğrulttuğu bedenin yarı aralık gözlerinde çaresizlik vardı. Titreyen çenesine rağmen gözlerinden bir damla yaş akmıyordu. Çenesine peş peşe inecek yumrukları karşısındaki gözlerden okuyabiliyordu. Bu seferki hatasını merak etmiyordu. Artık hata yapıp yapmadığını dahi sorgulamıyordu. Şakağına inen tek darbe, bedeni zemine sermeye yetmişti. Bedenin sahibi, gözlerini, yanağını kesen cam parçalarına değil, yanağından masanın ayaklarına uzanan küçük su birikintisine çevirdi. Suya tavandaki avizenin yansıması düşüyordu. Göğsüne, karnına, bacaklarına inen tekmeler yavaşlamıyordu. Yüzüne isabet eden birkaç tekmeyle birlikte sıcak kanın yüzünden süzülerek suya karıştığını gördü. Masanın altındaki çocukla göz göze geldi. İçindeki utanç duygusunun ağırlığından, bakışlarını tekrar avizenin sudaki yansımasına çevirdi. Görüşü bir anlığına bulanıklaşınca, avizenin ışıkları birleşerek bir dolunay oluşturdu. Çocuk karşısındaki bedenin gözlerini takip etti. Bulunduğu yerden yansımayı görememiş olsa da, bakışları, altına saklandığı cam masanın üzerinde, masaya serilmiş örtü yüzünden ne olduğunu ancak tahmin edebildiği dikdörtgen cisme çevrildi. Dakikalardır adrenalin salgılayan vücudu, masanın üzerindeki cismi hızlıca almasına yardım etti. Oysa o an, karşısındaki beden kanlar içinde kalmadan hareket edemediği için, vücudundan nefret etmişti. Sence devamında ne oldu? Çocuğun elindeki telefon mu? Belki çocuk telefonla polisleri aradı. Saldırgan cezasını buldu. Hepimizin umduğu gibi. Belki kıyafetinin fiyakası ile doğru orantılı olarak cezada indirime gidildi. Belki de hapse girdikten sonra çıkan aftan yararlanarak eve gittiği ilk gün çocuğu döverek ya da hortumla boğarak öldürdü. Yerdeki beden hala nefes alıyor mu? Ömründe gördüğü son şey bir dolunay hayali miydi? Şiddetin bahanesi olmadığını biliyordu. Peki neden hiç karşı durmamıştı? Keşke yazdıklarım, insanların “ iyi, kötü “ diye ayrıştırıp eleştireceği kurgulardan ibaret olsaydı. Keşke yazdıklarımı birileri, bir yerlerde, her gün yaşıyor olmasaydı. Peki yazarken neden kimsenin cinsiyetini belirtmedim? Şiddetin cinsiyeti olmadığı için mi? Okurken kafanızda döven erkek, dövülen kadın olarak canlandırdıysanız bunun gibi olaylara farkında olmadan aslında ne kadar alışmış olduğumuzu anlatabilmek için mi? Dövülen hatta belki öldürülen bedeni, neden diğerlerini anlatırken kullandığım niteleyici kelimeler yerine yalnızca “ beden “ olarak anlattım? Oradan oraya savrulmuşluğunu ancak içi boş bir beden benzetmesi ile anlatabileceğim için mi? Yoksa insanları düşüncelerinden, sevdikleri ve sevmedikleri şeylerden; bedenlerinin ötesinden tanıyabilsek, değil dövmek, öldürmek; kelimelerimizle bile incitmek istemeyeceğimize inandığım ya da buna inanmak istediğim için mi? Son olarak; çocuğun ve dövülen bedenin bakış açısı ile yazdım ama neden dövenin hislerine değinmedim? Onun salt kötü olduğuna inandığımdan, düşüncelerini aktarmaya değer görmediğimden mi? Yoksa onun düşüncelerini meçhul olmaktan çıkarır, aydınlığa kavuşturursam, birilerinin bu düşüncelerin arkasına saklanıp, yaptıklarını kendince haklı bulacağını bildiğim için mi? Sence neden? Bazen doğru soruları sormak, doğru cevapları bulmaktan daha zordur. Şiddete karşı doğru olan sesimizi çıkarmak iken, kolay olanın üç maymunu oynamak olduğu gibi.
 
Etiketler: Sudaki, Dolunay,
Yorumlar
Haber Yazılımı