PINAR PAZARI YÖRÜK PAZARI
PINAR PAZARI YÖRÜK PAZARI

Kimisine göre 800, kimisine göreyse 500 seneden beri Hamit Oğulları yöresi yörüklerinin ve yerleşik hayata geçmiş Türkmenlerin değiş tokuş ve alış veriş pazarıdır Pınar Pazarı. Elbette kadim Anadolu halklarından Selçuklu ve Osmanlı’ya tebalık etmiş bir zamanların Eğirdir Rum ahâlisini de unutmamak gerekir. Kim bilir Ada Rumları da Pınar Pazarı’nda neler aldılar neler sattılar asırlarca... Sizlerle bu gün eskilere gidelim.. Kendinize bir bardak çay doldurun ve okumaya başlayın...
DEĞİŞ TOKUŞ PAZARI
Benim kişisel tarihimde antik “YÖRÜK PAZARI” DNA’larımda 100 yıllık kayıtlar taşımaktadır. Teke Yöresi yörüklerinden olan büyük büyük dedelerim, büyük büyük ebelerim bu pazar yerine davar, tereyağı, arpa, kara buğday, katran, menengiç, deli zeytin, keçi kılından kilim, heybe, urgan, hasır gibi şeyler götürürlermiş. Kumaş, çaput, iğne, iplik, düğme, makas, bıçak, satır, tahra, balta, kazma, kürek, nal, üzengi, semer ve yörük obalarında üretilemeyen başka başka şeylerle takas ederlermiş. Şehirli ve kasabalıda para çok azmış, köylüde ise hiç yokmuş... Rahmetli babam böyle anlatırdı. Hem de şimdiki Pınar Pazarı Camisinin önündeki ağaçların altına oturur, gözyaşlarını saklı saklı silerek anlatırdı. Bunları ilk dinlediğimde 4-5 yaşlarında idim.
Rahmetli anacığım da babamın işitemeyeceği sessizlikte sessizce bir ağıt yakar, ebelerini dedelerini doğaçlama kafiyelerle anardı.
TAHTA OYUNCAK ÇİÇEKLİ FİSTAN
Babam aklı yeni yeni ermeye başladığında anası tahtadan kabaca yontulmuş bir tahta araba oyuncak alıvermiş. Babadan yetim babacığım o kadar sevinmiş ki sanki tüm dünya onun olmuş. Belki de bir Rum marangoz işe yaramaz bir odun parçasından şekillendirmiştir. Ebem de karşılık olarak pazara eşekle gelirken Türkmen Dağı’ndan topladığı bir torba menengici vermiş.
Anneme dedesi çiçekli basmadan bir fistan alıvermiş... fistancıya bir oğlak vermiş. Oğlak biraz fazla gelmemiş mi diye sormayın. O çağlarda bir metre çiçekli basmaya bir oğlak bile az gelirmiş. Çünkü memlekette kumaş fabrikası bir-iki tane. El tezgâhlarında üretilen dokumalar kaba kumaş. Basma ise neredeyse saf Çin ipek kumaşı kadar değerli.
Babamın gizli gözyaşlarını, annemin sessiz ağıtlarını Pınar Pazarı’nda dinlediğimde ben de 4-5 yaşlarında idim demiştim. Yâni yaklaşık 60 sene evvel, tarih 1966-67 civarı. O zamanlar pazar yeri toz toprak içinde idi. Kayanın dibinden sızan pınarın suyu etrafı çamura boğarak havuzlanırdı. Satılmaya getirilen kazlar yüzerdi o bulanık suyun içinde. Su nanelerinin arasından kurbağalar vıraklardı. Derme çatma taşlardan, killi topraktan ve kırık dökük tuğla parçalarından tandır niyetine yapılmış birkaç tane kebapçı fırını vardı. Sağda solda kafasına göre yere yayınmış satıcılar...
KÜLÜSTÜR SEYAHAT
Pazara gelirken babam cebindeki paranın çoğunu Isparta-Eğirdir arası çalışan külüstür minibüslere verirdi. Bir de Eğirdir merkez Dündarbey Camisinden Pınar Pazarı’na kadar da taşıması için ek ücret öderdi. Çünkü Kemik Hastanesinden sonra Eğirdir bitiyordu. Pınar Pazarı mevkii bom boştu.... Ana baba beş kardeş yetim yiğenler birkaç gariban komşuyla hepimiz bir minibüsü doldururduk. Tahta çantasıyla sokaklarda boncuk satan Bucaklı Topal Hasan Dayı ve Meryem Teyze, inşaatlarda iş buldukça amelelik yapan Gonyalı Yörük Memedi ve Yörük Garısı Güllü Teyze bizim kafilenin değişmez garibanlarından idiler... , Nereden baksak 15 kişiyi geçerdik. Babamın geliri kısıtlıydı ama her sene bu nostaljik ziyareti yapardı. Cebinde kalan birkaç bankonotla birkaç şinik nohut, kuru fasulye, mercimek alırdı. Tabii ki çevreye dayanılmaz kokular saçan kebaba bütçesi kalmazdı. Yirmi kelleye nasıl kebap alsındı? Şöyle yapardı. Pazardan on kadar fırın ekmeği alırdı. İçlerine bir-iki köfte koydurur bolca yağlatır, ikiye böler dağıtırdı. Kebabın da kokusundan ve dumanından istifade ederek pınarın başında bedava buz gibi su desteğiyle iki köfteli yarım ekmeği yutardık.
PAZARIN TOZU
Zamanla büyüdük. Çor çocuk kardeş konu komşu kendi yollarına yelken açtılar. Ben de ergenlik, gençlik, üniversite, Askeri vazifeler derken yıllar yılları kovaladı. Pazar ziyaretlerim bu süreçte olmadı. Ama babam ve annem asırlık aile ve sülale geleneğini hiç bozmadılar. Bizlersiz de olsa çeyrek yüzyıl boyunca YÖRÜK PAZARI seferini bırakmadılar. Şinikle bakliyat, çerçeve çıtayla bal ve pazar kasaplarından bir takım ciğer ile bir but almaya devam ettiler.
Memleketime orta yaşlarımda döndüğümde anam babam yaşlanmıştı. Geleneği sürdürme sırası bende idi. Anam babam adım atamaz duruma gelinceye dek onları her sene, her sene YÖRÜK PAZARI’na götürdüm. Kollarına girip yürüttüm. Marketlerde ve Isparta pazarlarında çok daha kaliteli ve çok daha ucuz bakliyat olmasına rağmen onların gönlü hoş olsun diye köylülerin getirdiklerinden alıverdim. Mekânları cennet olsun. Aslî vatanlarına göç edeli 15 seneyi geçtiler.
Biz de eşimle Arzu Kamber evde yalnız kaldık. Çocuklar yuvadan uçalı çeyrek asır oldu. O pazarın tozu toprağı, Alamancı şarkılar çalan sergicileri, kasaplardan rüzgârla kopup gelen taze et kokuları, kilimleri, keçeleri, bakliyatları ve kebap dumanları her sene bizi ruhumuzdan yakalayıp çeker. Ve eşimle gidip o tozu toprağı dumanı koklarız...
ZAMAN VE MEKÂN “BEN”DEDİR.. BEYİNDEDİR
Bu sene eşimle aynı yeri yavaş yavaş adımlıyoruz. Her adımımda ben 60 sene geçmişe doğru ağır ağır yolculuk yapıyorum. Hâlâ o gizli gözyaşları sanki gözümün önüne geliyor hâlâ o sessiz ağıtları sanki kulaklarım işitiyor. Belki de “sanki” değil... her bir göz yaşı damlası, her bir ağıt kafiyesi beynimde bir daha yıkılmamak üzere bellek proteinleri olarak dizilidir. O pazarda gördüğüm her zerre işittiğim her frekans, tattığım her lezzet olduğu gibi beynimde kayda geçmiş durumda. Fazla mı attım. Hayır. Her insanın beyni bu kâinattaki her zerreyi kaydedecek kapasitede. Hatta daha yok mu diyecek kapasitede. Beyinlerimiz SONSUZ GB (ciga-bayt) kapasitesinde ama haberimiz yok... Allah’ın yarattığı bu sistem nedeniyle babamın gözyaşlarını anamın ağıtlarını ve her şeyi geçmişten algılamıyorum. “Şimdi”de, “şimdiki beynimin içinden” algılıyorum. O anılarım, o kayıtlarım zaman üstüdür. Zamandan bağımsızdır artık. Beynim şimdiki canlandırmaya “eski” zaman damgası vuruyor ve bana bunlar geçmişten hatırlamalar diyerek oyun oynamaya çalışıyor. (Değerli dostlar bu paragrafta felsefe falan yaptığımı zannetmeyin. Beyin ile ilgili yazdığım bu “canlandırma” olayı Bilim Adamı, Beyin Cerrahı, Düşünür, Edib, Şair, Güftekâr, Mûsıkîşinas, Teolog, Filozof, Hattat Prof. Dr. İsmail Hakkı AYDIN hocanın (1954 Trabzon/Allah uzun ömür versin) halka anlattığı bilimsel sohbetlerden esinlemeler taşımaktadır... Ben BEYİN VE HAFIZA ile ilgili bilimsel sohbeti BİLİM FELSEFESİ aroması ekleyerek muhabbet makamına dönüştürdüm sadece.)
Nerede kalmıştık? Şurada.. eksere göre 800 yıllık, yerel tarih araştırmacısı Bekir MANAV beyefendiye göre en fazla 500, daha muhtemel 200 yıllık Pınar Pazarı’nda eşimle yavaş yavaş adımlıyoruz... Beş yaşımdayken babamla, anamla oturduğum ağaçların altına geldik. Şimdi o ağaçların altında 5-6 kadar yörük kadınlar var, davar yağı, davar peyniri ve dolaz satıyorlar. “Dolaz” da ne? Anlatayım...
ADI DOLAZ VEYA TORT
Isparta olmak üzere Göller Bölgesi'nde (Afyonkarahisar ve Antalya) Yörükler tarafından peynir altı suyu, süzme yoğurt ve lor karıştırılarak uzun süre kaynatılmasıyla yapılan, kahverengimsi sarı renkli geleneksel bir peynir çeşididir. Tortu kelimesinden üretilmiş olsa gerek... Yöresel olarak “tort” da denilmektedir. Tadı meşe kömürü ateşinde, çöpe takılarak kızartılan peynirin yanık kokusunu andırmaktadır. Merak edenler Pınar Pazarı ziyareti yaparak tadabilirler.. çünkü her şeyde olduğu gibi dolazın tadı da “anlatımla anlaşılmaz, damakta gezdirerek yaşanır”.
MAHÇUP YÖRÜK KADINLAR
Dağlarda otlattıkları keçi sürülerinden elde ettikleri tereyağını deri tulumlara basmışlar. Gelen geçen kalabalıklara sakin sakin bakıyorlar. Bağırıp çağırmıyorlar. Müşterileri sıkboğaz etmiyorlar. Ne de olsa yaylalarda yalnızlıkları yaşıyorlar bu nedenle topluma çıkmış hanım mahçubiyetinin belki de son temsilcileridirler. Beni gördüler, eşime doğru bakarak tebessüm ettiler. Çünkü her sene onlara “ellerinize sağlık, sizler olmasanız bu güzel yağı bulamayız” diye iltifat eden müşterileri geliyor.
Gerçi pek çok müşterileri geliyor ama pek çoğuna tebessüm göstermiyorlar. Çünkü “bu sene kilosunu kaç para yaptınız” diye sorana “şu fiyat” diyorlar ve anında fırçayı yiyorlar: “Aaa, çok pahalandırmışsınız, başka yapan yok diye bu kadar da olmaz.... şu paraya verirseniz alırız”
Kızmıyorlar. Dağ kadınları şehir kadınlarına kızmıyorlar. Tatlı tatlı cevap veriyorlar ama iknâ edemiyorlar. Bu hayatta her şeye maydanoz olduğum gibi bu sıkı pazarlığa da karışıp “Bir kilo yağ 25 kilo sütten çıkıyor. Aylarca güdüyorlar. Sağıyorlar, kaynatıyorlar, taşıyorlar... Saatlerce yağı dövüyorlar. Başka gelirleri de yok.. bu fiyata bu kalite bence bedava...” falan diyorum. Alıcıdan tarafa değil de satıcıdan tarafa olup fiyat kırmadığım için bir gün şehirli ablalardan kafamıza çantayı yeriz ama bakalım hangi gün...
Bu kadar desteğime rağmen fazla tenzilat istemeden birkaç kilo yağımı alırım, yanlarında getirdikleri küçük çocukları varsa onlara da simit paralarını veririm, elinize sağlık bacılarım, siz yapmaya devam edin bu çocuklara da öğretin derim.
BİR ZAMANLAR PAZARIN ABİSİ ŞİMDİ AMCASI
Bir hafta gitmiş olduğum pazarda kırklı yaşlarda görünen bir kadın bana “Abi ben seni çocukluğumdan hatırlıyorum. Sen anamdan yağ alırken ben bu ağacın altında oyun oynardım... bana da simit parası vermiştin” dedi. Nereden baksak 25-30 seneden beri o yörük hanım kendilerini “üzmeyen müşteriyi” hatırlıyordu. Ve şimdi anasının elini almış o şahane keçi tereyağını üretip satıyor. İnşallah oğulları ve kızları bu geleneği sürdürür. (O nasıl dua demeyin... çobanlık büyük Peygamberlerin mesleğidir)
YARIM ALMA GÖNÜL ALMA
Sizlere bir sır vererek bu bahsi kapatayım... Milletin efendisi olan saf temiz yürekli Anadolu köylü kadınlarından ne alırsanız alın, onlara Allah için güzel sözler söyleyin. Elinize sağlık deyin. Verdiğiniz parayı isteksiz vermeyin, severek verin. Aşırı pazarlıkla onları üzmeyin. Göreceksiniz ki aldığınız yağ, peynir, sebze, meyve, ceviz vesaire... her ne alırsanız alın hem bereketli olacaktır hem daha lezzetli yiyeceksiniz. Hem şifâ olacaktır. Hem de bu dünyada her şeyin para olmadığını parayla başlayan alışverişlerin gönül dostluğuna dönüştüğünü senede bir gün de olsa tadacaksınız.
Kemal GÖKDOĞAN
Emekli Öğ. Kd. Albay
Türk-İslâm Felsefesi-Tasavvuf Düşüncesi ve
Felsefe Mantık Sosyoloji Psikoloji Öğretmeni











