DOĞAYA ÇÖP BIRAKMAYAN SARHOŞ
DOĞAYA ÇÖP BIRAKMAYAN SARHOŞ
Gündem
Yayın: 15 Ağustos 2026 - Cumartesi - Güncelleme: 15.08.2026 12:53:00
Editör -
Okuma Süresi: 5 dk.

Kemal GÖKDOĞAN
Eğirdir Ses Yazarı
Esrâr-ı aşkı derd ile bîhûş olan bilir
Elbette keyf-i bâdeyi serhôş olan bilir
...(Leskofçalı Gālib)
Ağustos günleri. Gündüz sıcaklık gölgede 35 dereceyi yokluyor. Hele akşamüstü olup gün batıp atmosfer soğuyunca... toprak bağrına stokladığı alevleri semâya doğru püskürtmeye başlıyor. Yatsı vakti geçene kadar nefes almak mümkün değil. Sonra biraz serinlemeye ve ferahlamaya kapı açılıyor.
Şehir merkezi daha da sıcak. Akşama kadar kızıl güneş. Sabaha kadar asfalt, beton ve taşların kustuğu ısıyla yanıp kavruluyor. Bizim kenar mahallede vaziyet o kadar kötü değil. Merkezden yetmiş metre daha yüksekteyiz. Bu kadar rakım farkı bile çok şey farkettiriyor. Gündüz ve geceler şehre göre daha az yanmakla ve daha az kavrulmakla geçiyor.
Yaz tembelliğime bir nebze ara verip gündoğmadan önceki “bedava klima” imkânından faydalanmak istedim. Hem seher yürüyüşü hem de dağ suyu doldurmak niyetiyle yola koyuldum. Evden çıktığımda sıcaklık 24 derece civarındaydı. Şehrin batı yakası dağ yamacındaki çeşmeye ulaştığımda yanıma mont almadığıma pişman oldum. Çünkü termometre 16 derecenin altını test etmekle meşguldü. Bir ufkumda Davraz Dağından gelen soğuk hava koridoru, bir diğer ufkumdan Ağlasun Akdağ’a açılan boğazdan Dere Mahallesine inen serinlik.
Çeşme başı tenhâ. Cumartesi sabah yatağı keyfine gâlip gelen iki kişiyle selamlaştım ve bidonlarımı doldurmaya başladım. İki kişi ayrıldı. Tek kaldım. Su kaplarımı doldurup bagaja yükledim. Fakat henüz faaliyetim bitmemişti. Çeşme civarında (abartarak atıyorum) bir milyon sigâra izmariti ve boş paketi vardı. Bir çuvalı dolduracak kadar da pet şişe eskileri, kapaklar, naylon ipler, bisküvi çukulata ambalajları, güneşte ve rüzgârda gevremiş poşetler vesaireler vesaireler vesaireler.
Doğanın buz gibi soğuk suyunu almıştım fakat doğaya bir şey vermemiştim. Sordum doğaya “sana ne ikrâm edeyim” diye. Doğa atık bombardımanından dolayı o kadar üzgün o kadar üzgün idi ki cevap veremedi. Belki beni hiç işitemedi.
Doğaya “sana hiçbir şey vermeyeceğim ama senden çok şey alacağım” dedim. Bagajımdan boş bir çuval aldım. Dağ çeşmesine su doldurmaya gelen “İKİ AYAKLILAR”ın bıraktıkları pislikleri alacaktım ki... zannedersem doğa iç sesimi bu sefer işitmiş olmalı. Tatlı serin bir rüzgâr Bezirgân Şelalesi yönünden geldi vve yüzümü öperek geçip gitti. Geçip gitti fakat suratıma bir paket jelatini de yapıştırdı. Sanki “beni bunlardan bir an evvel kurtar” diye işaret fişeği çakıyordu.
Bir çuval pislik topladım. Son atıkları da çuvala doldururken bir otomobil durdu. Bir beyefendi bidonlarla çeşmeye yanaştı. Yan gözle bana baktı. Selam sabah vermeden “buraya bu pislikleri atanların..........” diye okkalı bir küfür salladı. Sonra daha uzun... sonra daha uzun küfürler etti. Bir yandan su dolduruyor bir yandan sövmeye devam ediyordu. “Geçen hafta ben de bir çuval pislik topladım” dedi.
Acaba şimdi de sarhoş mu diye düşündüm. Başka şeyler konuştuk. Gayet aklı fikri yerindeydi. Benden bile daha ayıktı. Çöp çuvalını çöp konteynırına atıp aracıma bindim. Bana “Bir dakika” dedi ve “Arkadaşlarla arada sırada doğada kafa çekmeye gidiyoruz. Oturmadan çevredeki pislikleri topluyoruz. Kafayı çektikten sonra bir şişe kapağı dahi bırakmıyoruz... haydi uğurlar olsun” diyerek el salladı. Ben de elimle asker selamı çaktım. O hâlâ doğada kafa çekip çöp bırakanlara akla hayale gelmeyecek kafiyeli küfürler ediyordu.
Her nedense ağustos sıcaklarında yüreğim çok serinlemişti. Belki de ben sövmediğim için doğaya pislik atma katliamını içime atıyordum. Doğadan bir çuval pislik alınca doğanın yüreği Ömer Hayyam meşrepli o adamla beni buluşturmuş, benim yerime onun küfürler savurmasını sağlamıştı. Ve benim de yüreğimi böylece soğutmuştu. Sağolasın var olasın doğa diyelim ve bu ilginç sabah muhabbetine Ömer Hayyam ile “nokta” koyalım.
Ferman gönder, ama güzel yaşamak bizde:
Senden ayığız bu sarhoş halimizde.
Sen insan kanı içersin, biz üzüm kanı:
İnsaf be sultanım, kötülük hangimizde?
Kemal GÖKDOĞAN
Emekli Öğ. Kd. Albay
Türk-İslâm Felsefesi-Tasavvuf Düşüncesi ve
Felsefe Mantık Sosyoloji Psikoloji Öğretmeni
Ek Fotoğraflar




Yorumlar (0)




